DOĞDUĞUM TOPRAKLARDA: ADIYAMAN

Doğduğum ama büyüyemediğim, içerisinde hayallerimde yaşattığım, gidip gelemediğim, uzaktaki bir köyü barındıran Adıyaman, GAP gezimizin son durağıydı.

Bu sebeple GAP’ı yazmaya, bir pozitif ayırımcılık yaparak memleketimden başlamak istedim.

Gezi kapsamında Adıyaman’a ayrılan süre toplamda yarım gün ile sınırlıydı. Bu sürede sadece Nemrut’ta gündoğumu izlendi ve Kommagene Krallığı’na ait ören yerleri gezildi.

Yine de bu kısacık zamana sığan o kadar çok şey vardı ki, özetini geçmek bile hiç kolay olmayacak!

Bir deneyelim bakalım;

Nemrut Dağı

Nemrut, kendisi de, yıllar boyu insanlığa verdiği mesajları da çok büyük, çok önemli ve çok haşmetli bir dağ. Harikalar listesine sekizinci sıradan girmeye aday bir Dünya Kültür Mirası ve 1987 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınmış.

Toros (Yöre halkı Karadağ da diyor Toroslara) dağ silsilesinin Adıyaman sınırları içindeki devamı. (Nemrut’un Van gezimizde ziyaret ettiğimiz, gölünde yüzdüğümüz volkanik Nemrut ile bir ilgisi yok bu arada.)

Dünya üzerinde güneşin en güzel doğup, en güzel battığı yer olarak biliniyor.

Nemrut’ta Gündoğumu

Gün batımını izlemek uygun mevsimde çok sorun olmayabilir belki ama eğer bizim gibi, gün doğumunu tercih ederek yola çıkıyorsanız, çok tedbirli olmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Sabahın kör karanlığında, Doğu Terasındaki yerinizi almak için yola çıktığınızda (Batı Terası tarafından çıkılan yol çok daha güzel bu arada ), Ağustos’un çatır çatır sıcağında bile yüzünüzü yalayan, bedeninizi savuran, dondurucu, can yakıcı bir soğuk, neredeyse tepeye ulaşmanızı engellemek için elinden ne geliyorsa yapıyor, her kıymetin bir mihneti var dercesine.

Nemrut Doğu terası
Doğu terası

E kolay değil yalnız güneşe, gökyüzüne değil, Tanrılar katına doğru tırmanıyorsunuz…!

Terasa vardığınızda önce kızıllaşan ve böylece yerle gök arasına sınır koyan ufuk çizgisini, sonra bulutların arasından nazlı bir gelin gibi başını gösteren, giderek parlak, turuncu bir alev topuna dönen  güneşi görüyorsunuz.

Ufuk Çizgisi
Ufuk çizgisi

Başlarda ışığı ulaşıyor size o alev topunun. Sıcağı çok sonra.

ateş topu
Güneş yükseliyor

Çevre manzara, Toroslar, Fırat, göletler, dağ etekleri bir bir seçilir hale geliyor, güneş bulutların arasından kendini sıyırmayı başardığı anda…

Bu güzelliğe şahitlik eden ne kadar çok insan olduğunu ancak fark ediyorsunuz,  günün ışıması ile birlikte.

güneşin-doğuşunu-izleyenler
Güneşin doğuşunu izleyenler

Hangi duygularla tanıklık ediyorlardır bu âna acaba diye düşünüyorsunuz? Romantizmin doruklarına çıkarak mı? Böylesi güzelliklere sahip bir ülkenin vatandaşı olmanın gururu ile mi? Yoksa “bu muymuş ?!!“ dedirten bir aymazlık, aldırmazlıkla mı?

Bilemiyorsunuz…

Soğuk öyle keskin ki, duyguların yüze yansımasını görmek imkânsız!

donduran soğuk
Donduran soğuk

Nemrut’un Tanrıları

Güneşten alacağınızı aldıktan sonra yönünüzü tam arkanızda, zamana ve doğaya direnen, kırıldıkları için gerçek boyutları ancak hayal edebilen, dev taş heykellere çeviriyorsunuz.

Sıralanışları ve isimleri yazıyor bölge ile ilgili tüm kaynaklarda.

O yüzden en başta olması gereken, Kommagene Krallığı’nın yeryüzündeki hakimiyetini simgeleyen ASLAN’ın yerinde olmadığını hemen fark ediveriyorsunuz.

Hititlerdeki ile aynı görevi üstlenen, (Hattuşa yazımızda bahsettiğimiz) tanrılar ile krallar arasındaki iletişimi sağlayan ve krallığın gökler katındaki temsilcisi KARTAL ile başlıyor dizin.

antiochus ve kommagene
Antiochus ve Kommagene

Kartal’ın hemen yanı başında, başarılı idari anlayışı ile krallığına altın çağını yaşatan I. ANTİOCHUS, başında nar ve üzüm salkımları ile hemen tanınan, tüm Nemrut fotoğraflarının olmazsa olmazı bereket tanrıçası KOMMAGENE, sakallı, pelerinli ZEUS ile yanında oğulları, aydınlığı ve aklı simgeleyen APOLLON ve elinde bir sopa taşıyan, yarı ölümlü tanrı HERAKLES ile devam ediyor.

zeus
Zeus

Başladığı gibi kartal ve aslan heykelleri ile tamamlanıyor sıralama.

Sıralamanın, ay takvimine göre yapıldığını söylüyor kaynaklar.

Devasa Tümülüs

Arkadaki devasa tümülüste heykelleri yaptıran kral I. Antiochus yatıyor ve” inancın birleştirici ve kucaklayıcı yönünü” yönetim anlayışının merkezine oturttuğu için aynı heykellerin birer kopyasını, Batı Terasına da yerleştirdiğini görüyorsunuz, soğuğa aldırmayıp Kuzey Teras’tan geçerek  Batı Teras’a doğru yürüdüğünüzde.

Tanrılar hem güneşin doğuşunu, hem batışını selamlasınlar, bir yüzleri ile batıyı diğer yüzleri ile doğuyu kucaklasınlar diye.

İnancın birleştirici, kucaklayıcı yönü mü?!  Böyle bir yönü vardı mıydı gerçekten?!

Biz milletçe neredeyse unuttuk bu kavramın varlığını!

En son ne zaman gördü bu topraklar inanç şemsiyesinin altında birleşip, toparlanmayı: Çanakkale ‘de mi?

Düşünüyorum da, daha yakın bir örnek gelmiyor aklıma.

Kendimizi bildik bileli sürekli bir bölünmenin, ayrışmanın tarafıyız; Alevi- Sünni, Müslüman-Hıristiyan, Yahudi-Ermeni, Kürt-Türk, Laz-Çerkez, dindar-dinsiz…

Oysa bakın siyasi ve inanç anlamında sergilediği örnek idari anlayış ile tarih koridorlarına değişik dönemlerde ışık saçmış, Karmatiler’e, Şeyh Bedrettin’e, Beyaz Zambaklar Ülkesini kuran Snelman’a ve son olarak Atatürk’e esin kaynağı olmuş küçücük bir krallık (inişli çıkışlı bir seyir izlese de), nasıl olup da yaklaşık 1000 yıl ayakta kalabilmiş;

Kommagene Krallığı

M.Ö 850’ li yıllarda tarih sahnesine çıktığı bilinen krallık sırasıyla Asurlular, Babilliler ve Persler’in yönetimine girdikten sonra Büyük İskender tarafından işgal ediliyor ve Makedon Krallığı’nın bir parçası oluyor.

Anne tarafından Grek, baba tarafından Perslerle akraba olan I. Mithriades, vali olarak atanıyor Kommagene’ye.

Valiliği Büyük İskender’in zamansız ölümüne kadar sürüyor.

Makedonya topraklarının İskender’in komutanları arasında pay edilmesini fırsatı bilen Mithriades de, bu arada bağımsızlığını ilan ediyor.

Kendisi de bir sporcu olan Kral, atalarının barışçıl yönünün simgesi Olimpiyat oyunlarını, krallığı bünyesinde de düzenliyor ve sporcu kimliğiyle oyunlara katılıp, dereceler alıyor. Öylesine sportmen bir anlayış sergiliyor ki müsabakalar esnasında, halkı ona “güzellikle zafer kazanan” anlamına gelen “Kallinikos” adını veriyor. 

Bu ad, kralın ve sonrasında yerine geçen oğlu  I. Antiochus’un yönetim anlayışının da özetini oluşturuyor aslında.

Kozmopolit Yapıdan Bir Millet Doğuyor

Çok çetin bir coğrafyada kuruluyor krallık.

Önceleri dönemin süper güçleri doğuda Persler ve batıda Makedonlar, sonra onların yıkılması ile yerlerine kurulan batıda Romalılar ve doğuda Partlar, kuzeyde Ermeniler, güneyde Suriyeliler arasına sıkışmış,  son derece kozmopolit bir yapıdan, bir millet, bir devlet çıkarmak kolay olmuyor.

Bu süper güçlerle bilek güreşine giremeyecekleri için barışçıl bir idari anlayışı benimsiyor ve kendilerine “genler topluluğu” anlamına gelen Kommagenler diyorlar.

Topluluğun ana unsurları Persler ve Grekler ama bölgede yaşayan hemen her toplumu da, inançlarına saygı duyarak sahipleniyorlar tıpkı Hititler gibi, tıpkı Anadolu’da, bazılarının deyimi ile 72.5 milleti bir araya getiren Atatürk gibi.

Çok sonraları Atatürk’ün tek cümle ile özetlediği “Yurtta sulh, cihanda sulh” yaşam ve idari felsefeleri oluyor. Böylece de doğu ile batı, kuzey ile güney arasında bir köprü haline gelip ticaret yaparak güçleniyor ve zenginleşiyorlar.

Bunu da tanrıların kendilerine bir lütfu olarak gördüklerinden, krallıklarının en yüksek dağına 2150 m ye teşekkür amaçlı o heykelleri konduruyorlar.

Tanrı Kral

I. Antiochus başarılarının verdiği kıvançla kendini tanrılar katının seçilmiş bir üyesi gibi görüyor ve tanrılara edilen dualardan faydalanabilmek adına, dev heykellerin arasına kendi heykelini de yerleştiriyor (Heykeller kireç taşından ve dağda yapılıyor. O büyüklükte taşların oraya nasıl taşındığı ise hâlâ bilinemiyor.)

Nemrutdağı
Nemrut heykelleri

Kral bununla da kalmıyor, Krallığın idari başkenti Arsemia’ ya Herakles ya da yaygın bilinen adı ile Herkül ile tokalaştığı bir kabartma yaptırıyor.

Herakles-Antiochus
Herakles ve Antiochus

Kabartmanın soluna da Krallığı’nın kuruluş felsefesini ve icraatlarını anlattığı,  Anadolu’nun en uzun Grekçe yazıtını yazdırıyor.

greekçe-yazı
Anadolu’nun en uzun Grekçe yazıtı

Bu yazıt sayesinde çözüyor tarihçiler Kommagene’nin şifrelerini.

I.Antiochus ve babasının barış üzerine inşa ettiği Krallık M.S 71’ lerden itibaren, tarih sahnesinden çekilmeye başlıyor.

“YURTTA SULH, CİHANDA SULH”

“Yurtta sulh, cihanda sulh” ne kadar önemli, ne kadar değerli mesajı olan bir cümle, değil mi?

 Barışta sinerji, savaşta anarşi var çünkü.

Şöyle düşünelim bir; İnsan vahşi bir ormanda yol alıyorsa eğer, tüm dikkatini, tüm enerjisini oradan sağ salim çıkmaya yöneltir. Gördüğü her canlıyı, her nesneyi potansiyel bir düşman gibi görür ve hayatta kalabilmek için onları yok etmeyi, bertaraf etmeyi planlar.

Oysa sakin bir korulukta yürüyen insan, temiz havayı içine çekerek, çiçekleri koklayıp, hayvanları severek, andan tat alarak, şiirler yazıp, şarkılar söyleyerek dolaşır. Elele yürümenin keyfine varır. O korudan çıkmayı hiç ama hiç istemez.

Bugün bir türlü anlam veremiyoruz ya kadına uygulanan şiddet, çocuk istismarları, her türden adi suçlar niye bu kadar çok arttı diye?

Yurtta sulhu bozup, insanlarda vahşi bir ormanda geziniyor hissi yaratıp, herkesi sadece hayatta ve ayakta kalmak için çaba göstermeye mecbur ederek gelişimin, değişimin önünün kapatmak, topluma kılavuzluk edecek aydınları, sanatçıları, bilim insanlarını, yani ülkenin gelecek umutlarını korkutup kaçırarak geride kalanları kör, sağır ve dilsiz bırakmak için olabilir mi?

Barış huzurun can yoldaşı, insanca bir yaşamın olmazsa olmazı!

Tüm bu bilgiler ışığından bakıldığında sizce  Nemrut’ta güneşin böylesine güzel doğması tesadüf olabilir mi?

Bence kesinlikle hayır!

Barış içinde, kardeşlik içinde yaşamayı bilen toplumlarda güneş hep güzel doğar, çevreyi ışıl ışıl aydınlatır, battığında bile geride güzelliklerini bırakır….

Ağustos 2019- Kervan 41

DOĞDUĞUM TOPRAKLARDA: ADIYAMAN” için 3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir